Künye | İletişim | Yazı Gönder | Bize Katıl | Yazarlar | Çevirmenler | Çizerler | Arşivler

LA LA LAND, Whiplash (2014) ve Guy and Madeline on a Park Bench (2009) gibi filmlerin dahi yönetmeni Damien Chazelle’in caz serisindeki son yapım. Kaba, Fransız Yeni Dalgası’ndan ilham alan bir müzikal olan Guy ve Madeline’in veya çarpık bir öğretmen-öğrenci ilişkisine dair karanlık bir hikaye olan Whiplash’in aksine, La La Land her zaman neşeli ve seyirciyi ümitsizce mutlu etmek isteyen bir film. Hikaye basit: Sebastian (Ryan Gosling), bir restoranda Noel klasiklerini seslendiren sıradan bir müzisyendir ve Mia (Emma Stone) da Warner Bros stüdyolarındaki bir kahve dükkanında çalışırken kötü televizyon şovlarının denemelerine katılan hevesli bir aktrist adayıdır. Her ikisinin de başarılı olduğu söylenemez, fakat ikisi de hayalperesttir: Mia filmlerde rol kapma Sebastian ise bir caz kulübü açma ve yıllar öncesinin “gerçek” caz müziğini yaşatma hayali kurar. Tanıştıklarında önce birbirlerinden nefret ederler, ve tabii ki sonrasında aşık olurlar.

Chazelle’in seyircisi, karakterleri uzayda, finaldeki rüya gibi baleye taşıyan ve Paris’te Bir Amerikalı ‘yı anımsatan Griffith Gözlem Evi’ndeki sıfır yer çekimli dans sahnesinde olduğu gibi bir görsel deneyden diğerine sürüklenir. Guy ve Madeline’den —Chazelle’in Harvard’daki mezuniyet tezi— daha gösterişli bir müzikal olmasına rağmen, La la Land yine de amatör bir iş havası veriyor. Emma Stone ve Ryan Gosling ‘in varlıkları son derece çekici ancak onlar usta solistler değiller ve Stone kesinlikle dans edemiyor. Sonuçta insan merak etmekten kendini alamıyor: Neden başrole seçildiler? En gerçekçi açıklama gün gibi ortada — onlar film yıldızları — o halde La La Land neden bir müzikal? Hikayenin büyük bölümü müzikal numaralardan yararlanmadan anlatılmış, fakat konunun merkezinde yer almayan lezzet verici bir takım tatlarla harmanlanmış. (Filmde iki ayrılık sahnesi görüyoruz gerçek şu ki bu sahnelerden hiçbiri anlatının müzik etrafında/yada tarafından yapılandığı izlenimi veren bir balat şekline bürünmüyor).

La La Land, tatlı ve hafif olmasının yanında, Chazelle’in müzisyenler hakkındaki büyüyen külliyatına aydınlatıcı bir katkı sağlıyor. Bir zamanlar caz davulcusu olma hayalleri kuran Chazelle, bunun yerine konuyu filme taşıyor: Guy ve Madeline bir trampetçiyi konu alır; Whiplash bir davulcuyu; La La Land bir piyanisti. Bütün bu karakterler, o ya da bu şekilde, kendi zanaatleri ve caz kültürü üzerine odaklanırlar. İkili ilişkilerine zarar verse de, hayatları boyunca onlara rehberlik eden güç, müzikten başkası değildir. La La Land ile Chazelle, az önce belirttiğimiz dizgeye aktörleri de dahil etmek için oyuncular üzerindeki odaklanmasını genişletiyor ve ilk kez bir kadına çoğunlukla erkek olan müzisyenleriyle aynı sanatsal idealleri sunuyor. Fakat eğer sanatın ne olduğu ve onun sanatçının hayatındaki rolü hakkında bir şeyler söylemeye çalışıyorsa, mesajı bulutlu, çelişkili ve çoğunlukla tedirgin. Chazelle’in sanata bakışı, Guy ve Madeline’den Whiplash’e ve La La land’e, çeşitli şekillerde mazoşist, obsesif, kendini beğenmiş ve saldırgan şekilde erkeksi.

Başlangıçta, La La Land ve Whiplash’in aynı yönetmenin elinden çıktığını düşünmek sarsıcıdır. Tematik olarak değilse de, biçemsel olarak, daha az benzer olamazlardı. La La Land aydınlık ve renkli, Whiplash ise karanlık ve kasıtlı olarak cezalandırıcı bir izleme deneyimi sunuyor. Andrew (Miles Teller) kurgusal Shaffer konservatuarında vurmalı çalgılar (davullar) konusunda uzmanlaşmak isteyen bir birinci sınıf öğrencisi. Filmin başında tiranvari Terence Fletcher (J. K. Simmons) tarafından özel bir stüdyo orkestrasına ikinci davulcu olarak seçiliyor. Ortaya çıkan şey ise, kötü pedagoji alanında bir çalışma: Fletcher öğrencilerini hem sözel (“Eğer orkestramı kasıtlı olarak sabote edersen seni bir domuz gibi ….”) hem de fiziksel olarak (Andrew’in kafasına bir sandalye fırlatıyor ve tempoyu bulması için sürekli tokatlıyor) taciz ediyor. Konservatuvarın dünyası ve dolayısıyla filmin dünyası kabaca kabaca eril ve temelde eş-sosyal. Sonuç itibariyle, metinsel olarak erotik olmasa bile, Whiplash’deki müzik, seyreltilmiş bir kültürel fenomen olarak daha az ve fiziksel olarak ilkel -ve yan anlamaları yönünden seksüel- bir eylem olarak daha fazla işlev görür.
Whiplash’in nihai mesajı şudur: Bir insanı ne kadar çok zorlarsanız o kadar zalim olursunuz; ve onlar da çok daha iyi olurlar—en azından “büyük” oldukları sürece. Andrew “büyüklerden biri” olmaya odaklanmıştır ve Fletcher da bir gün Charlie Parker ve Buddy Rich’in  saflarına katılacak bir öğrenci yetiştirme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Bu arzuyu da sadistik pedagoji stilini meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Bunun absürd olduğunu söylemeye gerek yok.  Öğrenciler istismar altında başarılı olamazlar ve soyut bir “büyüklük” ün insanları kötü muamelelere karşı koruyacağı anlayışı aynı derecede gülünçtür. Lakin sadece çok fazla çalışma fikrinin daima — baştan çıkarıcı bir yanı vardır—muhteşem bir şeyler yaratacağı yada ortaya çıkaracağı düşünülür. Ki, Andrew ‘de filmde bunu yapar. Film, özellikle erkekler için, aklını kaybetmeden korkunç boyutta tacize katlanabilme dirayetinin bir fazilet kabul edildiğini tandık anlatımı harekete geçirir ve çarpıtır. Ve bu nevi erdem Whiplash’de fetişleşir, kıymetlendirilir ve eninde sonunda ödüllendirilir — sadece sanatsal zaferle de değil, fakat aynı zamanda, nihayetinde, tacizcinin onayı ve sevgisiyle.

Eğer Whiplash sadomazoşist bir aşk hikayesiyse, La La Land bunun yanında çok yumuşaktır. Sebastian ve Mia birbirleri için daima en iyisini isteyen saygın bireyler olarak sunulurlar. Ve başlangıçta saf ve sevimli olan ilişkileri kötüleşmeye başladığında, bu kişisel başarısızlıklarından çok yollarına engel koyan dış güçlerin bir sonucudur. Aşları, müzikle ve özellikle Mia’nın Sebastian’ın müziğine- sanatına verdiği yanıtla başlıyor. La La Land’de Chazelle’nin kadın sanatçılara daha çok etki alanı verdiğini görmek ferahlatıcı olsa da, Sebastian’ın kararlılığı ve özverisi Mia’nınkinden daha derinlikli ve filmde ilişki içinde önemli anları belirtmek için tekrarlanan da onun melodisi. İlişkilerinin yazarı o: Ona çıkma teklif etmek için iş yerine gelen; onu cazla tanıştıran; onu araştırma için Asi Gençlik (1955) filmine götüren (oyuncu olan kız olduğu ve sinefilin de bu durumda o olması gerektiği halde); üstelik hiçbir oyundan bir rol kapamıyorsa kendisinin bir şeyler yazmasını öneren de o; onu tek kişilik bir oyun yazmaya ve işini bırakması için telkin eden de; şans eseri ayrılmalarına sebep olan konsere giden de; ve sonra, Mia’nın oyunu başarısız olup da Nevada’daki evinde inzivaya çekildiğinde, büyük bir seçme için duyum alıp onu bulmak için onca yolu tepen ve oyunculuğa bir şans daha vermesi için ikna eden yine Sebastian (Rolü alıyor).   

La la Land’in önemli bir aday olarak görüldüğü ve şu sıralar hızlanmakta olan Oscar yarışını da göz önüne almak gerekir. Film, Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini yaptığından beri eleştirmenler arasındaki genel kanı Emma Stone’un En İyi Kadın Oyuncu ödülü’nü büyük ihtimalle alacak bir aday olduğu, bunun yanı sıra Ryan Gosling’in En İyi Erkek Oyuncu ödülü konusunda hiç şansı olmadığı yönünde —hemfikir oldukları, gerçekten de bunun “Stone’un filmi” olduğu ve Gosling’in bunu kolaylaştırmak için orada bulunduğu. Bu şekilde hissedebilirler çünkü Stone kesinlikle çok çekici( Gosling’in de aşağı kalır yanı yok gerçi) veya finaldeki seçme sahnesinin çok başarılı olması. Fakat gerçek anlamda pragmatik manâda, film onun değil. Sebastian’ın.

Chazelle’in önceki filmlerinin ışığında, bu hiç de şaşırtıcı değil. Bilhassa erkeklerin kadınlara müzik enstrümanlarının nasıl çalındığını gösterdiği, onlara müziği anlattığı veya müzik çaldığı sahnelere oldukça bağlı: Guy (Jason Palmer) annesine piyano çalmayı öğretiyor ve Madeline (Desiree Garcia) erkek bir davulcudan ders alıyor; Guy hem kız arkadaşı Madeline için hem de uğruna Madeline’i terk ettiği Elena (Sandha Khin)için çalıyor. Daha sonra Madeline daha olgun bir müzisyenle çıkmaya başlıyor. Andrew, pizzanın müziği hakkındaki bilgileri kız arkadaşına Nicole (Melissa Benoist) ezberden söylüyor ve tabii ki Sebastian Mia için çalıyor ve ona cazı sevmeyi öğretiyor.  

Dolayısıyla müzik, hem duygusal bir kanal, hem de iktidara dair nükteli bir onay olarak etkili bir şekilde hizmet eder: Fletcher Andrew’un öğretmeni olarak statüsünü, egemenliğini ileri sürmek için bir ceza aracı olarak kullanıyor. Guy ve Sebastian— ve aslında Andrew de— statülerini hemen göze çarpmayan biçimde daha dünyevi, dominant bir partner olarak ve sanatsal yeteneklerini ve kültürel birikimlerini ispat ederek kazanmışlardır. Mia bir istisna olmak üzere, bu tedavinin alıcı tarafındaki kadınlar yönsüzdürler ve bu nedenle ideal mevkidaşlardır: Madeline’in üniversitedeki bölümü asla belirtilmez, Nicole asıl branşına bile karar verememiştir ve Elena hakkında bildiğimiz tek şey çok kabiliyetsiz olduğu ve suyu nasıl kaynatması gerektiğini öğrenmek için bile bir erkeğe ihtiyacı olduğudur. (Bunların hepsi fantazi)  

La La Land, Sebastian’ın caz klübünü açacağını ve Mia’nın ünlü bir film yıldızı olmak üzere olduğunu—Warner Brothers’da çalışıyor (ve kahve içiyor.) fazlası var azı yok- ortaya çıkaran bir zamanda ileri atlamayla biter. Fakat Sebastian’ın başarısı ve memnuniyeti bir iş üzerinden kazanılmışken Mia’nınki kişiseldir: Bir tasarım dergisinden fırlamış gibi görünen bir eve ek olarak, muazzam derecede mülayim bir eş (Tom Everett Scott) edinmiş ve çocuk sahibi olmuştur.  Onu rol yaparken görmeyiz veya herhangi bir şekilde çalışırken bu karşın Sebastian’ın kulübünü detaylı olarak görürüz. Profesyonel başarısı, yaratıcı olmaktan çok lükse meyilli bir başarı olarak ortaya çıkmıştır; ve sonuçta bütün bunlar anne ve eş rollerinin yanında önemsizdir.

O ve Sebastian birbirlerini son kez Mia ve kocası tesadüfen caz kulübünün önünden geçerken içeri göz atmaya karar verdiklerinde görürler: Mia’yı gördüğünde, piyanoyu müzisyenden devralarak “onların” şarkısını çalar, filmin en iyi sahnesine sufle verir, bu hayali bir baledir, birlikte geçirmiş olabilecekleri bir hayatın hayali. Onunla müzik aracılığıyla iletişim kurar; tıpkı filmin başında yaptığı gibi, ve Mia’da bu jestten görünür biçimde etkilenir. Müziği, film boyunca hikayenin duygusal bir dilini oluşturur ve burada bir kez daha alternatif hayatlarının destansı fantezisini yazar. Bu Chazelle’in daha önce de kullandığı bir hiledir; sadece Whiplash’de de değil fakat aynı zamanda Guy ve Madeline’de de— Guy Madeline’i (bu noktada eski kız arkadaşı) kıza yeni parçasını çalarak Boston’da kalmaya ikna etmeye çalışır ve bu  müzik bir şekilde söyleyemediği her şeyi anlatmaktadır. Böylce Madeline kalmaya karar verir. La La Land’de Mia ve Sebastian arasındaki mesafe köprüyle birleştirilemeyecek kadar uzaktır. Fakat Mia, Sebastian ilişkisi Madeline’in Guy’la olan ilişkisinden daha yüksek bir zirveye ait olduğu halde, Chazelle filmin sonunda kadını yine de suskun tasvir eder. Ve bunun yerine Sebastian’ın sesine ayrıcalık tanır.  Chazelle’in erkeklerinden birini bir kadının yaratıcı ifadesi karşısında ikincil bir konumda hayal etmek imkansızdır: Mia, film boyunca Sebastian’ı birkaç kez çalarken görmesine rağmen Sebastian onu rol yaparken hiç izlemez. Oyununa bile gitmez. Ancak son mesajı, hikayenin tamamını filmin kazanamadığı tek bir güzel sekansta özetler.  

Nihayetinde La La Land, bütün tonal farklılıklarına rağmen Whiplash’den çok da ayrı kabul edilemez. Hepsinden önemlisi, sanatsal hayata dair bakışları son derece maskülendir. Damien Chazelle’in filmlerinde erkekler bütün gücü ellerinde tutarlar, istedikleri neredeyse her şeye sahip olurlar: Guy Madeline’i alır, Andrew, şöhreti kazanır (ve Fletcher’ı) ve Sebastian da kulübünü alır (Mia’ya sahip olamasa da). Ve kadınlar? Tek yapabildikleri dinlemektir.    

Yazar: Morgan Leigh Davies
Çevirmen: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Review of Books

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

İÇERİK SAĞLAYICI

11 Ekim 1980’de Antalya’da doğdu. Mühendis bir baba ve doktor bir annenin tek kızıdır. Eğitim öğretim hayatını İstanbul’da tamamlayan Gencer, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdikten sonra, eğitimine New York Film Akademi’de devam etti. 2008 yılından beri çeşitli platformlarda çeviri ve sinema eleştirileri ile yer almakta. Evli ve bir çocuk annesi olan Gencer, David Guetta hayranı. Gerilim ve cinayet romanları okumaktan hoşlanıyor.

Comments are closed.